BİLİMİN BÜYÜSÜ
Bugün modern dünyada manyetik alanlar, radyo dalgaları ve kablosuz iletişim gibi teknolojileri tamamen sıradan, günlük hayatın bir parçası olan araçlar olarak kabul ediyoruz; çünkü bu olguların arkasındaki fiziksel yasaları artık net bir şekilde anlıyoruz. Ancak insanlık tarihi boyunca, bir kuvvetin gözle görülmeden fiziksel bir etki yaratması her zaman doğaüstü bir durum olarak algılanmıştır.
Manyetizmanın Gizemli Geçmişi Antik çağlarda magnetit taşı (doğal mıknatıs), sadece bir taş değil, adeta yaşayan bir nesne gibi görülüyordu. Kaynaklarda belirtildiği üzere, bu taşın özel güçlere sahip olduğuna inanan büyücüler, cadılar ve hekimler, onu ritüellerinde ve tedavi yöntemlerinde kullanırlardı. Savaşçılar ise bu gizemli taşın kendilerini görünmez bir kalkan gibi koruyacağına inanarak savaş meydanlarında üzerlerinde taşırlardı.
şunu eklemekte isterim ki; magnetit taşının bu "sihirli" yönü, daha sonra gemicilikte pusulanın icadıyla yön bulma teknolojisine dönüşerek tarihin akışını değiştirmiştir. Ancak bilimsel bir temele oturması için 16. yüzyıla kadar beklemek gerekmiştir.
William Gilbert ve Bilimsel Devrim 16. yüzyılda William Gilbert, manyetizmayı ilk kez sistemli ve bilimsel bir şekilde inceleyerek bu fenomenin üzerindeki "büyü" örtüsünü kaldırmıştır. Gilbert’in çalışmaları öncesinde, iki nesnenin birbirine dokunmadan çekilmesi veya itilmesi insanlar için saf bir büyüydü. Benzer bir durum radyonun ilk yıllarında da yaşanmıştır; radyo dalgaları aracılığıyla gelen sesleri duyan bazı insanlar, bunların ruhlar aleminden gelen fısıltılar olduğunu düşünerek büyük bir şaşkınlık ve korku yaşamışlardır.
Kuantum Dünyası: Modern Çağın "Ürkütücü" Gerçeği Bilim ilerledikçe karşımıza çıkan yeni sırlar, büyü kavramını tarihin tozlu raflarından çıkarıp laboratuvarlara geri taşımıştır. Einstein’ın meşhur “uzak mesafeden ürkütücü etkileşim” olarak tanımladığı kuantum dolanıklığı, klasik fizik anlayışımızı altüst eden bir fenomendir. Bu fenomene göre, iki parçacık birbiriyle öyle bir şekilde eşleşir ki, aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun (galaksiler arası olsa dahi), birinin durumu değiştiği an diğeri de aynı durumu paylaşır.
Bu durum, kaynaklarda da vurgulandığı üzere, gelecekte hayal bile edemeyeceğimiz teknolojik devrimlerin (örneğin kuantum bilgisayarlar veya ışınlanma benzeri veri iletimleri) kapısını aralamaktadır.
Büyü mü, Teknoloji mi? Ünlü yazar Arthur C. Clarke’ın şu sözü, aslında bilimin gelişimini en iyi özetleyen cümledir: “Yeterince gelişmiş herhangi bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez”. Bu, bizim için bugün "normal" olan bir telefonun, bin yıl önceki bir insan için tanrısal bir güç gibi görünmesiyle aynı mantıktır.
Ancak bu karmaşıklık bilim insanlarını bile zorlamaktadır. Nobel ödüllü fizikçi Richard Feynman’ın da dediği gibi: “Eğer kuantum mekaniğini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum mekaniğini anlamıyorsunuz demektir”. Eğer günümüzün en zeki zihinleri bu zihin bükücü olayları açıklamakta zorlanıyorsa, atalarımızın doğadaki bu görünmez güçleri büyü olarak adlandırması son derece doğaldır.
Sonuç olarak, bugün "bilim" dediğimiz şey, dünün "büyüsü"ydü; yarının teknolojisi ise muhtemelen bugün bizim için birer mucize veya büyü gibi görünecektir.
