ÖLÜM SADECE BİR BAŞLANGIÇTIR İnsanlar medeniyetler inşa etmeye
başladıkları ilk andan itibaren, doğaüstü varlık ve olaylara duyulan inanç
gündelik yaşamın derinliklerine işledi. Ölmüş atalara hürmet etmekten yeraltı
aleminin habis varlıklarını savuşturmaya kadar, doğa yasalarını bertaraf eden
varlıklara karşı duyulan korku, insan ruhunun kadim ve kaçınılmaz bir
parçasıdır. İster eski Mısır'da bir rahip, ister elinde kamerasıyla
hayaletlerin peşine düşen modern bir kâşif olun, bu değişmez bir hakikat....
Kökenleri insanlığın en eski zamanlarına dayansa da, 'doğaüstü' kelimesi ilk
kez 15. yüzyılda, 1461'de azize ilan edilen İtalyan mistik Sienalı Katerina
tarafından kullanıldı. Antik dünyada, akıl sınırlarını aşan olayları tanımlamak
için belirli bir sözcük olmasa da, insanlar; meleklerin, cinlerin ve ilahi
güçlerin yaşamlarını şekillendirdiğini çok iyi bilirdi.
Bilinen en eski uygarlık olan Güney Mezopotamya'daki
(günümüzde Irak) Sümerler, göklerin tanrısı An'ın başını çektiği çok sayıda
tanrı, cin ve ruhlara inanırdı. Tanrılar insanları kilden yoğurup onlara nefes
verdiğinde, Sümerler kendilerini, göklerdeki tanrılar tarafından belirlenen
doğa düzenin koruyucuları olarak görmeye başladılar.
Ancak vakti geldiğinde herkesin yolu, dönüşü olmayan
topraklara, yeraltı diyarı İrkalla'ya düşerdi. Burada ruhlar, geride
bıraktıkları akrabalarının sunduğu adaklarla yaşamlarını sürdürürdü, zira
inanışa göre, ölüler tozla beslenir ve ancak mezarlarına döküldüğünde su
içebilirdi. Ölülerin gömülme ritüellerine riayet edilmemesi ve kurban
sunulmaması korkunç sonuçlar doğururdu. Unutulmanın öfkesiyle dolup taşan bir
ruh, tanrılardan aldığı izinle yaşayanlar diyarına geri dönerek, onlara
musallat olurdu. Mezopotamya'da, varlığına inanılan en yaygın hayalet türü
buydu ancak gece vakti yatağınızda size dokunup soğuk bir parmağını sallayan
bir büyükanne hayaleti, burada karşınıza çıkabilecek tek doğaüstü güç değildi.
Sümerler ve Akadlar için cinler, yaşamın ayrılmaz bir
parçasıydı. Modern zihin, Sümerce maskim adı verilen bu varlıkları yalnızca
ölüm ve yıkıma susamış habis ruhlar olarak algılayabilir, ancak gerçekte cinler
sadece korkunun habercileri değildi; bazıları koruyucu, bazıları ise insan
kaderini şekillendiren güçlerdi. Elbette, gallu ve udug sınıfına ait bir cin
tarafından yeraltına sürüklenme fikri halk arasında dehşet uyandırıyordu. Fakat
tüm cinler lânetli değildi. Örneğin; rüzgar ruhlarının efendisi Pazuzu, hem
felaket hem de koruma getirebilecek kudrete sahipti. Onun tılsımları, kötü
ruhları uzaklaştırmak için kullanılan apotropaik büyülerin en güçlülerindendi.
Kadınlar, en korkunç cinlerden biri olan Lamashtu'nun gazabından korunmak için
Pazuzu'nun himayesine sığınırlardı.
| Pazuzu ve Lamashtu illüstrasyonu |
Lamashtu, gök tanrısı An'ın kızıyken, karanlığın en vahşi
yaratığına dönüşmüştü. Bir aslan başına, eşek dişlerine ve kulaklarına sahipti;
pençeleri, yırtıcı bir kuşunki kadar keskin ve acımasızdı. Yeni doğum yapan
kadınları rahatsız eder, bebeklerini kaçırıp kemiklerini dişleriyle öğütür,
kanlarını içerdi. Onlar, pratik birer kötülük simgesiydiler. Ancak Sümerler, bu
dehşet verici varlığa karşı bir dizi ayinle kendilerini koruyabileceklerini
biliyorlardı. Bunlardan biri, Lamashtu'nun suretinde bir heykelcik yapıp, ekmek
ve su sunarak ona adak adamaktı. Daha sonra bu figür, kara bir köpeğin sırtına
bağlanır, ardından hasta çocuğun başucuna üç gün boyunca yerleştirilirdi. Ancak
bundan önce, minik heykelin ağzına bir domuz yavrusunun kalbi sıkıştırılırdı.
Üç gün boyunca yiyecek sunma ve büyülü ilahiler tekrar edilir, sonrasında
figür, dışarıda bir duvar dibine gömülür, bu uğursuz varlık nihai olarak
toprağa verilmeye çalışılırdı.
Bir bebek ister bir cin tarafından annesinin kollarından
koparılsın, ister ölümcül bir hastalık kapsın ya da bir kişi doğal sebeplerle
hayata veda etsin, Sümerler, kaderlerinin tanrıların ve onların
hizmetkârlarının elinde olduğuna inanırdı. İnsanların bu dünyadaki
davranışları, öldüklerinde nasıl karşılanacaklarını belirlemezdi. Bu inancın,
kadim medeniyetler içinde eşi benzeri yoktu.
CENNETE UZANAN KÖPRÜ Ölümle birlikte ruhun öte dünyaya
doğru yol alması, neredeyse tüm inançların paylaştığı kadim bir düşüncedir.
Tıpkı Sümerler gibi, eski Çin halkı da ruhun kurtuluşa erişmeden önce yeraltı
dünyasına girmesi gerektiğine inanıyordu. Ancak onların bu kutsal kurtuluşa
dair inancı, Mezopotamya doktrininden farklıydı.

Altın ve Gümüş Köprü
Çin yeraltı dünyasından cennette uzanan köprü illüstrasyonu
Çinlilere göre, insan ruhu iki unsurdan oluşuyordu:
mezarla ilişkilendirilen yin bileşeni 'po' ve ataları temsil eden ata
tabletleriyle ilişkilendirilen yang bileşeni 'hun'. Ölümle birlikte bu iki
unsur üç ayrı ruha dönüşürdü: biri mezarın içinde kalır, diğeri yeraltı
dünyasındaki On Yargı Mahkemesi'ne gönderilir, sonuncusu ise ailenin evinde,
atalara adanmış sunağın çevresinde dolaşırdı.
Sümerlerin inancına benzer şekilde, uygun şekilde
gömülmeyen ya da kendisine adak sunulmayan bir ruh huzursuz olur ve dünyada
başıboş dolaşan, kargaşa getiren bir kuei'ye, yani lânetli bir hayalete
dönüşürdü. Bu uğursuz varlığı uzak tutmanın yolu, atalara adanan sunakta her
gün tütsü yakmaktı. Ancak, ölülere gösterilen saygı bundan ibaret değildi.
Yas süreci ve cenaze ritüelleri, yalnızca bir gelenek
değil, aynı zamanda pratik bir amaca da hizmet ediyordu: Ölmüş olanın cehennemi
hızla geçmesine yardımcı olmak. Çoğu insan, öteki dünyaya varmadan önce
günahlarının bedelini ödemek zorundaydı. Onlar için, yeraltı mahkemelerinde
yargılanmadan cennete ulaşmak mümkün değildi. Aile bireyleri, sevdiklerinin
ruhunu bu sıkıntılı süreçten geçirebilmek için büyük bir sorumluluk üstlenirdi;
elbette, ölen kişi dünyada kusursuz bir hayat sürmüş değilse. Çünkü bilgeliğe
kavuşmuş, kusursuz bir yaşam sürmüş nadir ruhlara doğrudan kurtuluşun yolu
açılırdı. Bu saf ruhlar, sunulan bir köprüden geçerek cehennemden çıkma hakkına
sahip olurlardı.
Altın Köprü, Buda Amitabha'nın hüküm sürdüğü Cennet Saf
Toprakları'na açılırdı. Bu diyar, kozmosun ötesinde bir âlem olarak kabul
edilir, buraya adım atan ruhlar nirvanaya, yani sonsuz doğuş ve ölüm
döngüsünden kurtuluşa erişirdi. Budistler için bu, ulaşılması gereken en yüce
amaçtı. Gümüş Köprü ise göğe, yani kozmosun bir parçası olan cennete uzanırdı.
Burada, Yeşim İmparatoru'nun hükmü altında tanrılar ve onların ilahi
görevlileri yaşardı. Saf bir ruh, burada bir tanrıya dönüşebilir ve evrenin
işleyişinde kutsal bir rol oynayabilirdi.
Her iki seçenek de cehennemin karanlık derinliklerinde
sonsuz bir yargılanmaya mahkûm olmaktan çok daha cazipti. Ancak, büyük bir soru
hâlâ yanıtsız kalıyordu: Hangi köprü seçilmeliydi? Yeniden doğup bir tanrı
olmak mı, yoksa sonsuz huzura erişmek mi?.
VE BIÇAKLAR ÇEKİLDİ Eski Yunanlar ve Romalılar, bu tür
bir ikilemi yaşamamışlardı, fakat bu, ruhsal çalkantılardan muaf oldukları
anlamına gelmez. Diğer halkların tanrı ve inançlarını kendi kültürlerine dahil
etmekte oldukça esnek olan Yunanlar, aslında pek çok mitolojiyi ve onlara eşlik
eden acı ve kurtuluş vaatlerini Mısırlılardan almışlardı. Mısırlılar, büyünün
hayatın her alanını kuşattığına inanıyorlardı.
Aslan başlı tanrıça Sekhmet'ten mezarları ve yeraltı
dünyasının kapılarını koruyan cin benzeri muhafızlara kadar, firavunların
diyarındaki herkes büyü tanrısı Heka'nın etkisi altındaydı. Yüksek rahipler,
hastaları iyileştirmek için ya da göklerin hareketlerini anlamaya çalışırken
Heka'ya dua ederlerdi. Gerçekten de pratik zekâlarıyla tanınan Mısırlılar,
sadece tapınaklarında tanrıların kendilerini yönlendirmesini ya da
bağışlamasını beklemezdi. Bunun yerine, doğaüstü tehdide karşı savunma
yapabilecekleri bir dizi nesne üretmişlerdi. Bunlar arasında, su aygırı
dişinden yapılmış kavisli kılıçlar ve ruhu korumak için kullanılan yılan
heykelcikleri yer alıyordu. Arkeologlar, bu yılan figürlerine ait tam 125 parça
bulmuşlardır.
Doğaüstü inancının, özellikle de öteki diyar inancının,
eski büyük medeniyetlerdeki yaygınlığı, her bireyin her şeyin gizemli güçler
tarafından belirlendiğine inandığının bir kanıtı sayılmaz. Buna uygun şekilde
hastalıkların bir tür tanrısal öç olduğuna dair düşünceyi sorgulayan ilk kişi,
hem demokrasiye hem de tartışmalara olan sevgisiyle tanınan Yunanistan'dan
çıkmış bir filozoftu.
Tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat (o zamanlar 'kutsal
hastalık' olarak bilinen epilepsi gibi hastalıkların görünmeyen güçler
tarafından yaratıldığına dair görüşü reddetmişti). M.Ö. 400 civarlarında,
yazarının kimliği bilinmeyen Kutsal Hastalık Üzerine adlı metin, Corpus
Hippocraticum adlı koleksiyona dâhil 60 metin arasında yer alır ve cesurca
şöyle der: "Kutsal denilen hastalık hakkında benim görüşüm, ilahi ya da
kutsal olmadığı, fakat belirli bir doğası ve kesin bir nedeni olduğudur.".
Yazarın, gizemli güçlere sahip olduklarını iddia edenleri
eleştirmesi de oldukça dikkat çekicidir. Bu kişiler, "Ay'ı Güneş'in
üzerine indirebileceğini, fırtınalar ve güzel hava yaratabileceğini, yağmur ve
kuraklık getirebileceğini, denizleri geçilmez, yeri ise verimsiz
kılabileceğini" iddia ederlerdi.
Tüm bunlar, sihir ve doğaüstü güçlere karşı net bir
reddediş gibi görünse de, tarih öğrencileri çok iyi bilir ki, olaylar nadiren
bu kadar basittir. Hipokrat ve diğer pek çok filozof ve hekim, dünyayı anlamak
adına eski inançları sorgularken, sihrin ya da ilahi gücün tamamen
reddedilmediğini de bilmek gerekir. Sonuçta, Hipokrat Yemini, "Tüm
tanrılar ve tanrıçalar şahit olsun ki, bu yemini gücüm ve aklım gereği yerine
getireceğim" der. Hipokrat ve tüm eski Yunanlar, bilimi anlamaya
çalışırken, evrenin yine de gökler tarafından yönlendirildiğini asla
unutmamışlardı.
ÇİLE VE SIKINTI ÇAĞI İmparatorlukların çöküşü. Savaş,
kıtlık, veba. Ortaçağ, gerçekten de bu unvanı hak ederek kazanmıştı. Batı Roma
İmparatorluğu'nun 476 yılında çöküşünden, Rönesans'a kadar uzanan bu uzun
süreli kargaşa dönemi, geniş çaplı kültürel ve entelektüel gerilemeye yol açtı.
Kara Veba gibi salgınlarla örselenen, istikrarsız krallar tarafından yönetilen
ve günah işlemenin tehlikeleri konusunda sürekli azarlanıp korkutulan Ortaçağ
Avrupası halkı, ruhsal koruma sağlayan tek kurum olan Katolik Kilisesi'nin
bilimi sapkınlıkla damgaladığı bir ortamda yaşıyordu. Tüm bu kaos içinde
insanların doğaüstüne yönelmesi şaşırtıcı değildi. Hastalık en büyük kaygıydı,
günahkârlar ya da inançlarını test etmek isteyenler üzerine düşen bir lânet...
Yıldızların hizalanmasının da hastalıkları tetiklediğine inanılıyordu. Fakat
belki de Ortaçağ insanının karşılaştığı en kötü niyetli güç, cadılardı.
Bu hor görülen kara büyü dokuyucuları, iktidarsızlık ve
kısırlıktan hastalıklara, hatta ölüme kadar pek çok felaketten sorumlu
tutuluyordu. Cadıların gece yarısı toplantılarına katılan kedi ve kuzgun gibi
hayvanlardan yardım aldığı ve bu toplantılarda yamyamlık ve ensest gibi korkunç
eylemlerin gerçekleştirildiği sanılıyordu.
Neyse ki, Ortaçağ halkı, bu kötü niyetli, kötü kokulu
sefalet elçileri karşısında tamamen çaresiz değildi. 'Akıllı insanlar'
tarafından sağlanan karşı-büyüler, bir cadının lânetini bozabilirdi. Muskalar,
cadı topları olarak bilinen cam küreler ve bir at başını bir yapının içine
gömmek gibi yöntemler de cadıları uzak tutmak için kullanılan araçlardı. At
başı gömme işlemi, atların cadıları kovması gerektiğine dair bir inançla
uygulanıyordu. İşte bu yüzden cadıların at yerine süpürgeyle uçmaları gerektiği
düşünülüyordu. Bu inanç, demirden yapılmış ve doğal yolla düşmüş bir at nalının
kapıların üzerine asılması geleneğine yol açtı.
Ancak bu masum çabalar, cadıları uzak tutmak için
başarısız olursa, çok daha ölümcül bir seçenek devreye giriyordu. Avrupa
genelinde, çoğunluğu kadın olan binlerce masum insan asılarak, boğularak,
yakılarak ya da başka şekillerde öldürülmüştü ve cadı avcılığı, 14. yüzyıl ile
17. yüzyıl arasında zirveye ulaşmıştı.
İdam cezası, yasa ve düzenin korunmasında tartışmasız bir
yöntemdi ve bazı alışılmadık inançların doğmasına yol açtı. Asılmadan önce
birine dokunmanın iyi şans getireceğine, idam edilen kişinin sağ elinin ise
iyileştirici özellikler ve büyülü güçler taşıdığına inanılıyordu.
Bazı durumlarda suçluluğu belirlemek için kullanılan bir
yöntem de kan testi idi. Almanya'da doğmuş ve tüm kıtaya, hatta Kuzey
Amerika'ya kadar yayılmış bu yöntemde, cinayet şüphelisinin, mağdurun cesedine
dokunması isteniyor, bunun sonucunda cesedin kanının akıp akmadığı ya da
cesedin hareket edip etmediği kontrol ediliyordu. Eğer ceset kanar ya da
hareket ederse, şüpheli suçlu kabul ediliyordu.
Bu inançlar, modern okur için saçma görünebilir, fakat
atalarımızın sürdürdüğü bazı alışkanlıklar hâlâ yaşamaktadır. Biri hapşırınca
"çok yaşa" demek, bu alışkanlıklara sadece bir örnektir. Ortaçağ'da
insanlar, şeytanın, hapşıran kişinin açık ağzından vücuduna girebileceğinden
korkarlardı.
Bir aynanın kırılması korkunç bir uğursuzluk olarak kabul
edilirdi; zira kırık parçalardaki yansımaların, aslında parçalanmış ruhun bir
görüntüsü olduğuna inanılırdı. Ayna kırmak, günümüzde çoğumuzun hâlâ korktuğu
bir şeydir.

Ortağ çağ Cadılar Ve Şeytanlar İllüstrasyonu
AYDINLIK ZAMANLAR Bu tür fikirlerin kadim zamanlardan bu
yana hayatımızda olması, batıl inançların insan ruhuna derinden işlendiğini
gösterir. Sanat, edebiyat ve bilimin Rönesans'ı şekillendiren patlaması bile
doğaüstü güçlerin ateşini söndürememiştir.
Viktoryenler, özellikle ölüm ve kontrol edemedikleri
olaylara takıntılıydılar ve bunlarla başa çıkmak için her türlü ritüeli
uygularlardı. Bunlar, yeni ölmüş bir kişinin ruhunun tuzağa düşmesini
engellemek için aynaları örtmek; ölümü zorlaştırdığı düşünülen kuş tüylerini
yastıklardan çıkararak ölüm döşeğindeki kişiyi rahatlatmak; yakın zamanda bir
ölümün gerçekleşeceği bilgisini taşıdıklarına inandıkları için arıların uçup
gitmesini engellemek ve bir cesede dokunarak ruhunun peşinize düşmesini
engellemek gibi yöntemleri içeriyordu.
Kraliçe Victoria'nın hüküm sürdüğü dönemde, Helena
Blavatsky adında bir Rus mistiği tarafından New York'ta "Teosofi"
adlı bir sistem kurulmuştur. Bu ezoterik yeni dini hareket, takipçilerine,
çoğunlukla Tibet'te bulunan bir Ustalar kardeşliğinin, bir gün eski bir inancı
dirilteceğini ve bu inancın tüm diğer inançların yerini alacağını
öğretmektedir. Hareketin halen 26 binden fazla üyeye sahip olması, dünya dışı
varlıkların emirlerine uyma isteğinin sadece geçmişin bir hatırası olmadığını
gösteriyor. Peki, 21. yüzyılda doğaüstü olguları nasıl görüyoruz?.
Kültür ve inanç, bir kişinin görüşlerini şekillendirmede
temel bir rol oynar. COVID-19 pandemisi 2020'de tüm dünyaya yayılmaya
başladığında, birçok Amerikalı Hristiyan bunu ilahi bir ceza olarak görmüştü.
Günümüzde Tunuslu Müslümanların yaklaşık yüzde 90'ı, nazardan korkuyor; bu,
kıskanç bir kişinin bakışının fiziksel zarar verebileceği anlamına gelen bir
tehdit. (Bu inanç o kadar endişe yaratmıştı ki Romalılar, buna karşı korunmak
için fallik muskalar takarlardı.).
Sonsuz bilimsel keşifler ve nefes kesen teknolojik
ilerlemelerin çağında bile; hayalet, cadı ve şeytan gibi doğaüstü varlıklar,
hâlâ kalbimizde ve zihnimizde bir yer bulmaya devam ediyor. Binlerce yıl ve
sayısız doğa araştırması, atalarımızın ancak hayal edebileceği bilgileri
bizlere sunmuş olabilir, ancak bu, insanların açıklanamaz olanı doğaüstü
yollarla açıklamaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor.

