Kadim Korkuların Gölgesinde Cinler: Antik Yunan’dan Mezopotamya’ya Kötücül Varlıkların Tarihi

 

İnsanlar kadim zamanlardan beri fiziksel ya da ruhsal olarak kendilerini yok etmeye ya da onlara saldırmaya hazır olan karanlık varlıklardan korkmuştur.

 

Tarihin başlangıcından beri insanların peşini bırakmayan demonlar yani kötücül cinler, insanlara hem yaşama hem de ölümden sonra acı vermek için var oldukları düşünülür. Onları korkutacak şeyler olarak biliriz, ancak cin tanımı, tıpkı kendileri gibi kıvrımlı ve değişkendir. Cinleri incelemek ve anlamak için, geçmiş derinliklerine dalmak gerekiyor.

 


iblis, şeytan, cin, zalim, günahkâr tutku, enerjik kişi anlamına gelen “demon” kelimesi, Yunanca “daimon” kelimesinden türetilmiştir. Şimdi biz olaya Cin olarak bakarsak Antik Yunanlılar için bir cin, sadece korkutucu bir varlık değildi; aslında bazen oldukça yararlı olabilirdi. M.Ö. 7. yüzyıl şairi Hesiod, Zeus’un ilk nesil insanları nasıl cinlere dönüştürdüğünü şöyle anlatır: 

 

“Onlar iyi olanlardır, dünyaya aittirler, ölümlü insanları koruyanlardır. Adaletin işleyişini sağlar, şeytanın zalim eylemlerinden korurlar.”

 

Pindar, Olimpiyat Oyunları’nın zafer kazanan kahramanlarının hakkında yazarken, insanları doğumlardan itibaren sürekli izleyip kaderlerine etki eden cinlerden bahseder. Filozof Sokrates ise bir cinin kendisiyle konuştuğunu iddia etmiştir. Bu cin, Sokrates’a çoğunlukla, eğer bir şey ahlak dışıysa, o şeyi yapmamasını söylermiş.

 

Cin, bir anlamda düşük bir tanrı formuydu. Ancak zamanla soyut kavramların kimliğinde kişileştirildi. Şanslıyız, sizi iyiye yönlendiren cinler de vardır, kötü cinler de. Eufrosine, iyi neşe cini olarak adlandırılır, kötü şeyler de kişileştirilebilirdi. En çok korkulan cin, aşırı kibir ve gururu cezalandıran Hibristi. Yunan cinleri, ikiye ayrılıyordu: iyi ruhlar olarak adlandırılan “eudaimon”lar ve kötü karşıtları olan “kakodaimon”lar...

 


Romalılar, bu Yunan cinlerinin birçoğunu kendi panteonlarına dahil ettiler, ancak kendi doğa ruhlarını da buna eklediler. Romalılar için, dünya yüzeyindeki herhangi bir mekân, Genius Loci adı verilen bir mekân cini tarafından iskan edilebilirdi. Bazı cinlere daha sonra tanrı olarak tapılmaya başlandı. Bu durumu dine küfür olarak gören Hristiyanlar için ise doğa ruhlarının dönüşümünü hızlandırmak büyük önem taşıyordu.

 

Fakat Yunanlar ve Romalılardan daha eski cin gelenekleri de vardı. Mısır’da kozmos, düzen ve kaos olarak ikiye ayrılmıştı. Tanrılar ve firavunlar düzenin yanındaydılar ve evreni kaosa geri döndürmeye çalışan varlıklarla sürekli savaş halindeydiler. Mısırlıların doğrudan cin ya da demona karşılık gelen bir kelimeleri yoktu, ancak karanlıkta yaşayan, pis kokan ve insanlara zarar veren bu ruhları kötücül cinler olarak görmemek oldukça zor olurdu.

 


Eski Mısır’ın cenaze metinlerinde, ölüm ötesi dünyaya açılan kapıları koruyan bir cin sınıfı bulunuyordu. Bu varlıklar, silahlarla donatılmış ve kudretli hayvanların; örneğin su aygırları, akrepler ve timsahlar gibi yaratıkların parçalarından oluşuyordu. “Günahkâryutan” gibi isimlere sahiptiler. Bu varlıklara ait canlı ve belirgin fiziksel tarifler, ölülerin, ahirette bu varlıklardan kaçmalarına yardımcı olmak amacıyla kullanılırdı.

 

Antik Mezopotamyalılar da kendilerine zarar verebilecek cinlerin farkındaydılar. Bir yazıt, bunlardan birkaçını şöyle sıralar: 

 

“Kötü Utukku, yeryüzünde yaşayan ölüler, 

Kötü Alû, insanı giysi gibi örten, 

Kötü Etimmu, kötü Gallû, bedeni bağlayan, 

Lamashtu ve Labasu, bedende hastalık yaratan.”

 

Bu kötü niyetli cinler, kanatları, pençeleri ve keskin gagaları olan insan biçimindeki canavarlar şeklinde tasvir ediliyordu. Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde görülen bu betimlemeler, yüzyıllar boyu insanların cinleri hayal etme biçimlerini etkileyen unsurların başını çekti.